16 Ocak 2014 Perşembe

2014 Altın Küre’si Notları



Kısa ve faydasız bir bilgiyle başlayalım: 12 Ocak’ta 71.si yapılan tören, 1947’den beri düzenleniyormuş ve en iyi film küresini 1943 yapımı “The Song of Bernadette” adlı film almış. Günümüzde 25 kategoride verilen ödüllerin 14’ü sinema 11’i tv yapımlarına veriliyor. Bu sene düzenlenen törendeki sinema ödüllerinin kime gittiğini listeleyip kazananlar hakkında kısaca bilgi vereceğiz.


En iyi Drama : 12 Years A Slave
Yalnız ve güzel ülkemiz dünya sinemasını geriden takip etmeyi tercih ediyor bazen, 24 Ocak’ta izleme imkanına erişeceğimiz filmin çok iyi olduğundan eminim zira Steve Mcqueen gibi bir sinema dehasının kariyerinin zirvesinde vasat bir iş ortaya koyacağını sanmıyorum. Filmin oyuncu kadrosunda Michael Fassbender'ın yanı sıra Brad Pitt, Benedict Cumberbatch, Paul Giamatti gibi isimler yer alıyor. Hikaye kısaca şöyle:  1841'de New York'ta yaşayan Solomon Northup, kendisini müziğe adamış siyahi bir adamdır. Ailesiyle birlikte yaşayan Solomon, bir gün bir müzik işi için 2 adam ile tanışır ve çalışmak için Washington'a gider, fakat orada Solomon’ı kaçırıp Güney'de bir çiflikte köle olarak çalışması için satarlar. Bu cehennemde Solomon acıyı, şiddeti, küçük düşürülmeyi yeniden öğrenerek hayatını geri almak bir yol arayacaktır.


En İyi Senaryo: Her
14 Şubat’ta vizyona girecek filmin yönetmenliğini ve senaristliğini 99’da Being John Malkovich ile oskara aday olan ve adından klip-kısa filmlerle sıkça söz ettiren Spike Jonze yapmış. Hikayesi şöyle: Theodore Twombly(Joaquin Phoenix) hayatını, artık insanların işlerini bilgisayar programları yerine getirdiği günlerde yakın gelecekte nadir bulunan bir şeye dönüşecek olan el yazması mektuplar yazarak kazanmaktadır. Theodore, karısından boşandıktan sonra bir apartman dairesinde tek başına yaşamaya başlamıştır, bir gün bir reklamla birlikte hayatı değişir: Kusursuz bir yapay zeka sistemine sahip telefon modeli, onu son derece çekici bir kadın olan Samantha (Scarlett Johansson) ile tanıştırır. Sanal bir varlık olan Samantha, Theodore'u dünya ve hayat üzerine sorduğu sorularla bambaşka bir gerçeklikle tanıştırır. Ağır bir depresyonun içerisinde olan Theodore, yavaş yavaş hayatın keyifli yanlarını fark etmeye başlarken yapay zeka programıyla arasındaki ilişki de gitgide tuhaflaşır.


En İyi Komedi/Müzikal: Düzenbaz (American Hustle)
17 Ocak’ta gösterime girecek bir film daha.  Silver Linings Playbook ve The Fighter gibi iyi filmlerle tanıdığımız yönetmen David.O.Russell’ın son işi, törenin favorilerinden biri olmayı başardı. 1970'lerde geçen gerçek bir hikayeden uyarlanan filmde usta dolandırıcı Irving Rosenfeld(Christian Bale) ve ortağı Sydney Prosser(Amy Adams) genç ve yetenekli bir FBI ajanı olan Richie DiMaso(Bradley Cooper) tarafından yakalanır. Hüküm giymemek için FBI'ın üst kademeli yöneticilerinden gelen teklifi kabul ederler ve kendileri gibi usta dolandırıcıları teşhis etmeye başlarlar.


En İyi Yönetmen : Alfonso Cuarón, Gravity
Film hakkında bir yazımız halihazırda var. Children of Men, Harry Potter-Azkaban Tutsağı gibi muhteşem filmlerle kendini sevdiren Cuarón’un ödülü hakettiğini ve oskara da göz kırptığını söyleyebiliriz: “Copy that.”
En İyi Erkek Oyuncu – Drama : Matthew McConaughey, Dallas Buyers Club
Bu ödülün yılın en beğenilenleri arasında yer alan Captain Phillips'teki performansıyla Tom Hanks'e gideceği düşünülüyordu fakat öyle olmadı. Amistad, Killer Joe, Magic Mike ve the Lincoln Lawyer filmleriyle tanınan başarılı oyuncu McConaughey'nin aids hastası olan rolü için epey kilo verdiği bilgisini de satır arasında belirtelim.
28 Şubat’ta gösterime girecek film uyuşturucu bağımlısı ve HIV taşıyıcısı Ron Woodroof'un(Matthew McConaughey) hayatından esinlenilmiş. Ron Woodroof'a 1986 yılında AIDS yüzünden 30 günlük ömür biçilir. Teşhiş sonrası kullanabileceği tek ilaç olan AZT'yi almaya başlayan Ron hızla ölümün eşiğine doğru sürüklendiğini fark eder ve sonrasında kendini bunları pazarlarken bulur.
Nolan'ın yeni filmi Interstellar'da başrol oynayan McConaughey son yıllardaki yükselişini sürdürmeye devam ediyor.


En İyi Kadın Oyuncu – Drama: Cate Blanchett, Blue Jasmine
Film çekimleri bittiğinde Gri Limanlar’a yelken açıp orada ağaçların altında şarkı söyleyerek yıldızların ışığını seyrettiğine içtenlikle inandığımız Elf şahsiyet Blanchett’ı(69’lu olmasının başka açıklaması olamaz) Woody Allen’a ve filmlerine olan mesafeli duruşumuz sebebiyetiyle filmde izlememiş olsak da hakettiğini tahmin ediyoruz.

En İyi Erkek Oyuncu - Komedi/Müzikal: DiCaprio, The Wolf of Wall Street
Senenin ses getirenleri arasında yer alan Coen Kardeşler işi Inside Llewyn Davis'teki rolüyle Oscar Isaac da iyi iş çıkarmışa benzese de jürinin kararı DiCaprio'dan yana oluyor.
7 Şubat’ta gösterime girecek Scorsese filmi Amerikan borsasında komisyoncu olan Jordan Belfort'un biyografisinin bir uyarlaması. Filmin başrolünde Leonardo DiCaprio yer alırken kadroda Jonah Hill, Kyle Chandler ve Jean Dujardin kendisine eşlik ediyor. Jordan Belfort(DiCaprio)  genç ve hırslı bir adamdır, önce komisyoncu ve ardından bir yatırımcı firmasında bir CEO olur. 90'ların en hızlı günleridir ve New York işlem salonunda her şey olabilmektedir. Önemsiz tahvillerle birçok yatırımcıyı aldatarak, Belfort kısa zamanda bir para makinasına ve aynı zamanda bir harcama makinasına dönüşür; hayatındaki her şey abartılı bir şekilde devam ederken gözde kaçırdığı noktalar olacaktır.


En İyi Kadın Oyuncu - Komedi/Müzikal: Amy Adams, American Hustle
Man of Steel, The Master ve The Fighter gibi filmlerden tanıdığımız ve bu sene oldukça fazla yapımda rol alan genç oyuncu, Christian Bale’la başrollerini paylaştığı film ile en iyi kadın oyuncu küresini almayı başardı.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto, Dallas Buyers Club
Mr.Nobody ile yıldızı parlayan pek yetenekli şahıs Leto aynı zamanda, bilenler bilir, 30 Seconds to Mars’ın önadamı. Fassbender'in ödülü alamamış olması bizi bir parça şaşırttı.


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence, American Hustle
Oskar ve Altın Küre’ye her sene ambargo koyan Meryl Streep’in reenkarne olup Lawrence olarak hayatına devam ettiğinden şüphe duymakta ve yetkililere seslenmekteyiz. Şaka bir yana, Lawrence’ın emeğinin karşılığını aldığını düşünüyoruz. Genç oyuncu, the Hunger Games, Silver Linings Playbook, Winter’s Bone, X-Men gibi çok konuşulan filmlerde epey farklı çizgideki rollerde başarı gösterdi.

En İyi Animasyon Film: Karlar Ülkesi (Frozen)
Monster University’nin neden aday olmadığını anlamadığımız kategoride ödülü alan Disney yapımı film, 17 Ocak’ta gösterime girecek ve Imdb puanı o antipatik kardanadama rağmen şimdilik oldukça iyi (8.1). Krallık, Karlar Kraliçesi (Snow Queen)'nin laneti sonrasında ebediyen sürecek bir kış mevsimine mahkum edilmiştir. Bu krallıkta yaşamakta olan maceracı ve iyi kalpli Anna, Karlar Kraliçesi'ni bulup laneti sona erdirmesini sağlayarak, şehrinde yaşayan insanları eski güzel günlerine döndürmeye karar verir.


Yabancı Dildeki En iyi Film: The Great Beauty (La Grande Bellezza)
Tüm festivallerde galip gelen Blue is the Warmest Color karşısında sürpriz yaratan filmi henüz izlemedik.
7 Şubat’ta gösterime girecek olan filmin yönetmeni This must be the Place ile tanıdığımız Paolo Sorrentino. Yaşlı ve gençliğine özlem duyan bir yazarın hikayesini konu alan film, şöhreti yakaladığı dönem ve sonrasında karşılaştığı aşırıklar karşısında bir tek gençlik aşkının sahip olduğu saflığı koruyabilmiştir ve onun hakkında yazmaya karar verir.


En İyi Müzik: Sona Doğru (All Is Lost) Hint Okyanus'unda tek başına yolculuk eden bir adamın yatıyla gemi kontejnırına çarpması üzerine bilincini kaybetmesi ve uyandıkta sonra okyanusun ortasında kötü şartlarda verdiği yaşam mücadelesini anlatan filmin Alexander Erbert tarafından bestelenen müzikleri Hans Zimmer'ın(12 Years a Slave) karşısında galip gelmeyi başarıyor.


En İyi Şarkı: Ordinary Love - Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol (Mandela: Long Walk to Freedom)
Yönetmenliğini Justin Chadwick'in üstlendiği ve William Nicholson'ın Mandela'nın yaşam öyküsünden esinlenerek yazdığı biyografik filmin başrolünü Idris Elba oynuyor. Şarkıya gelince, U2 hakkında yorum yapmak istemediğimiz için şarkıyı paylaşarak takdirinize bırakıyoruz.

Şimdi gözler 16 Ocak'ta adaylıkları açıklayacak olan Akademi'de. Güzel seyirler, başka sinemalar olsun efendim.

5 Ocak 2014 Pazar

2013’ün En Çok Merak Edilen Filmlerinin Değerlendirmesi



Çizgi roman uyarlamalarıyla, Hobbit’in ikinci filmiyle, birçoğu hevesi kursakta bırakan animasyon filmlerle, hayal kırıklığına uğratanlarla, beklentileri fazlasıyla aşanlarla bir yılı daha geride bıraktık. Geçen yıl bu zamanlar düzenlediğimiz listedeki filmlerin birçoğunu izleme şansına eriştik; bazılarını ise henüz göremedik, ama en kısa zamanda izlemeyi planlıyoruz. İşte 2013’te izlemeyi en çok istediğimiz filmlerin kısa kısa yorumları:

15) “Thor: The Dark World”: Bayrağı Shakespeare duayeni Kenneth Branagh’dan devralan yönetmen Alan Taylor, filmi ilkinden daha kötü eleştiriler alsa da, bir çizgi roman uyarlamasının kendisini çok da ciddiye almadığı vakit de ziyadesiyle eğlenceli olabileceğini bizlere gösterdi. Tabiri caizse biraz fazla ‘kalabalık’ bir film olsa da, “Thor: The Dark World” yer yer epey komik olan (Kendini metroda bulan Thor’un Greenwich’e giden yolu sorduğu sahne, Mjollnir’in portmantoya asıldığı sahne gibi) ve başarılı aksiyon sahneleriyle kendini izletmeyi başaran bir devam filmi/uyarlamaydı kanımca. Chris Evans’ın konuk oyuncu olarak yer aldığı sahne ise muhtemelen filmin en eğlenceli kısmıydı. 

14) “Gravity”: Bu senenin en iyi filmlerinden biri, en son “Children of Men” ile kendisine hayran bırakan Meksikalı sinemacı Alfonso Cuaron’un elinden çıkan “Gravity” idi. 3 boyut teknolojisinden sonuna kadar yararlanan bu klostrofobik gerilim, pek sevmediğim Sandra Bullock’un çok iyi oyunculuğu, gerilimi iliklerde hissettiren müzikleri ve yaratılan harikulade atmosferi ile 2013’ün en akılda kalıcı işlerinden biriydi kesinlikle. Emmanuel Lubezki imzalı görüntü yönetimi ise usta işiydi. 
 

13) “Pacific Rim”: “The Hobbit”i yönetmekten son anda vazgeçen Guillermo del Toro’nun bu hınzır aksiyonu, tam anlamıyla bir yaz filmiydi. Zack Snyder’ın iki yıl evvel yaptığını yapıp sevdiği filmlere bolca göndermede bulunduğu bir B tipi aksiyon filmine imza atan yönetmen, Kaiju adındaki dev yaratıklara karşı savaşan robotların hikayesini anlatan bu filmle hem iyi eleştiriler aldı, hem de muhtemel bir devam filminin kapılarını araladı. Ron Perlman da tabii ki filmin olmazsa olmazlarındandı. 

12) “World War Z”: Bu senenin sürpriz hiti, şaşırtıcı olmayan bir biçimde Brad Pitt’i başrole ve yapımcılık koltuğuna oturttuğu için çok iyi hasılat yapan, ve bayağı şaşırtıcı bir biçimde pek de beğenilen bir roman uyarlamasıydı. Max Brooks’un aynı adlı kitabından aktarılan “World War Z”, birkaç sahnesi (ve Brad Pitt) hariç hiçbir özelliği olmayan, büyük bütçeli alelade bir zombi filmiydi aslında. Yani yönetmen Marc Forster bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. 

11) “Oz: The Great and Powerful”: Bir başka hayal kırıklığı da pek sevdiğim Sam Raimi’nin filmi “Oz: The Great and Powerful” oldu. Beklenenden çok daha aşağıda seyreden bu “Alice in Wonderland” etkili film, James Franco’nun sürükleyemeyen performansı, çok daha iyi olmayan hikaye ve olay örgüsüyle yılın vasat işlerinden biri olarak akılda kaldı. Ama hakkını yememek gerek: Teknik bağlamda “Oz: The Great and Powerful” epey iyi bir işti.
10) “The Wolverine”: Epey yetenekli bir yönetmen olan James Mangold’un filmi, Hugh Jackman’ın çok sevdiği, Frank Miller imzalı, 1982 tarihli “Wolverine”den uyarlanmış. Gavin Hood’un “X-Men Origins: Wolverine”inden daha iyi olsa da, Bryan Singer’ın “X-Men”i ve “X2: X-Men United”ının yanına dahi yaklaşamayan bir uyarlama izledik. Jackman rolüne yine yakışmış yakışmasına, ama belki yan karakterlerin yeterince çekici olmaması, belki de kötü karakterimizin çok ahım şahım olmaması nedeniyle, “The Wolverine” biraz sönük bir uyarlama olup çıktı maalesef. İnternette dolanan ve Logan’ın çizgi romandaki sarı-siyah kostümünü ortaya çıkaran silinmiş sahne ise, filmde kesinlikle yer almalıydı. 
 
9) “12 Years A Slave”: Altın Küre Ödülleri’nin bu seneki favorilerinden olan Steve McQueen filmi, bizde bu ay sonu gösterime gireceğinden, kendisini henüz izleme şansına erişemedik. Ancak eleştirileri çok iyi geldiği için, bu seneki Akademi Ödülleri’nde de “12 Years A Slave”in şansının epey yüksek olduğunu tahmin etmek zor değil. 

 
8) “Star Trek Into Darkness”: “The Hobbit: An Unexpected Journey” öncesi gösterilen IMAX tanıtımı deyim yerindeyse ağızları açık bırakan bu devam filmi, Khan olayı biraz can sıkıcı olsa da, kabul etmek gerekir ki etkili aksiyon sahneleriyle donatılmış gayet iyi bir filmdi. J. J. Abrams’ın artık herkesçe bilinen ve kabak tadı vermeye başlayan o meşhur ‘lens flare’lerine rağmen temposu hiç düşmeyen bu filmde, Star Trek hayranlarının çok sevdiği Klingonlar’ı da görmüş olduk. 
 
7) “Iron Man 3”: Kimi hayranlarca ikinci yarıdaki “The Mandarin” sürprizi nedeniyle yerden yere vurulmuş ve anında serinin (muhtemelen “The Avengers” dahil) en kötüsü ilan edilmiş bu Shane Black filmi, tuhaf bir biçimde “Iron Man” üçlemesinin (muhtemelen “The Avengers” hariç) en iyi filmiydi. Tony Stark’ın karakterinin derinlerine inmeyi ve dibe vurduktan sonra tekrar yükselmeyi başarılı bir biçimde hikayeye yediren yazar-yönetmen Black (ki kendisi çok iyi bir senaristtir), Jon Favreau’dan devraldığı bayrağı gururla taşıdı. 

 
6) “Sin City: A Dame to Kill For”: Başlangıçta 4 Ekim 2013 olarak duyurulan ikinci Robert Rodriguez-Frank Miller ortaklığının gösterim tarihi 22 Ağustos 2014’e ertelendi, o nedenle 2006’dan beri beklenen bu uyarlama da ne yazık ki gelecek sezon izlenecekler arasında yer aldı. 
 
5) “The Great Gatsby”: Sinemada estetiğe verdiği önem tartışılmaz, ancak yönetmen Baz Luhrmann’ın son filmi, oyuncu kadrosu ne kadar önemli isimlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş, görsel/işitsel olarak da ne kadar etkileyici olursa olsun, bir filmin anlatacağı hikayenin ve kurgunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu senenin bir diğer hayal kırıklığı, maalesef “The Great Gatsby” oldu. 

 
4) “Monsters University”: Selefi kadar iyi olmasa da, “Monsters University” zevkle izlenen bir animasyon ve devam filmiydi. Film, “Wreck-It Ralph”, “The Croods”, “Despicable Me 2” gibi son derece vasat animasyon filmlerin gösterime girdiği bu yılda, Pixar’ın eskisi kadar başarılı olmasa da hala iyi filmler çıkarabileceğini bizlere göstermiş oldu.       

 
3) “The Lone Ranger”: Bu senenin “Sucker Punch”ı ne yazık ki Gore Verbinski imzalı “The Lone Ranger” oldu. Bu nostaljik aksiyon filmi, Jerry Bruckheimer ve Johnny Depp’e rağmen gişede çuvalladı ve hiç de iyi eleştiriler almadı. Oysa ki bu tür kovboy-kızılderili filmlerini sevmeyenlerin bile ilgisini çekebilecek bir filmdi “The Lone Ranger”, ve içerdiği nostalji bir yana, getirdiği ince eleştiriyle de dikkat çekmeyi başarıyordu. Müzikleri ise muhtemelen Hans Zimmer’ın yaptığı en kötü işti. 

 
2) “Man of Steel”: Posterlerinden, tanıtımlarından ve Hans Zimmer’ın mükemmel tema müziğinden dolayı fena halde merak uyandıran bu Zack Snyder-Christopher Nolan işbirliği, Henry Cavill rolüne pek yakışmış olsa da kabul etmek gerekir ki beklentinin biraz aşağısında kaldı. Bol patlamalı, bol yıkım-dökümlü ve son derece göz yorucu aksiyon sahnelerine sahip film, Jonathan Kent’in (Kevin Costner) abartılı ölüm sahnesi gibi birçk anıyla da hayal kırıklığı yaratıyordu. Ancak Kal-El’in kostümünü giydikten sonra uçtuğu ilk sahne ve sondaki Süpermen-General Zod dövüşü gibi sekanslar son derece iyiydi. 

1) “The Hobbit: The Desolation of Smaug”: İlkinden çok daha iyi olan Peter Jackson filmi, ilk etapta o saçma sapan Beorn’a sövdürmüş olsa da, Kuyutorman ve “Barrels out of Bond” sahneleriyle gönül almayı başardı. Harika bir sanat yönetimine sahip olan (Lake Town mükemmeldi örneğin) filmin Howard Shore imzalı müzikleri içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğiz: Bizce kendisinin emekli olma vakti gelmiş.






30 Aralık 2013 Pazartesi

2013’ün En İyi Albümleri


Takip ettiğimiz birçok ismin/grubun yeni işlerle karşımıza çıktığı, hatta bazılarının ülkemize uğrayarak sahneleri şenlendirdiği bir yılı, 2013’ü geride bırakmak üzereyiz. Bazı isimlerin albümlerinin hayal kırıklığına uğrattığı kesin (IAMX’in son albümü “The Unified Field”, Anneke van Giersbergen’ın son albümü “Drive” yahut Panic at the Disco’nun en kötü işi olan “Too Weird to Live, Too Rare to Die” gibi); bazı isimlerse albümleri her ne kadar iyi şarkılarla bezeli olsa da “En İyiler” listesinde kendine yer bulamayacak albümlere imza attılar (örneğin Travis’in “Where You Stand”i, Oh Land’in üçüncü albümü “Wish Bone”, Yüzyüzeyken Konuşuruz’un ilk albümü, Placebo’dan “Loud Like Love”, Melis Danişmend’in ilki kadar iyi olmayan albümü “Biraz Gülmek İstiyordum” veya Mor ve Ötesi’nin “Güneşi Beklerken” adlı albümü). 

Ama bazı albümler de bu sene ziyadesiyle mutlu etti. Aşağıdaki listede, 2013’ün bizlere göre en iyi beş albümünü bulacaksınız: 

“Random Access Memories”Daft Punk: “2013’ün En İyi Şarkıları” diye bir liste yapsak zirveye oynayacak bir şarkıya, aynı zamanda bu yazın en sevilen şarkılarından birine sahip olan albüm, Daft Punk’ın dördüncü stüdyo albümü. 13 şarkıdan oluşan albüm, yaklaşık 75 dakika sürüyor ve Fransız ikili haricindeki birçok müzisyenin de katılımıyla, bu türe pek vakıf olmayanların bile ilgisini çekmeyi başarıyor bana göre. Hem müzik otorilerinden hem de dinleyiciden son derece olumlu eleştiriler alan “Random Access Memories”, “Give Life Back to Music”, “Instant Crush”, “Lose Yourself to Dance” ve tabii ki “Get Lucky” gibi harika şarkıları barındırıyor. 


“İkinci Cihan”Birsen Tezer: İlk albümü “Cihan” ile mest etmeyi başaran Birsen Tezer, ikinci albümüyle de kendisine olan hayranlığı katlayarak artırmaya devam etti. 2013’ün başında çıkardığı “İkinci Cihan” ile Tezer, mükemmel sesiyle bir duygudan diğer duyguya sürükledi. Vurucu nakaratıyla “Delikanlı”, İlhan Şeşen destekli “Ne Tuhaf” ve “Şarkıcının Şarkısı” gibi  harika parçalara yer veren 9 şarkılık albüm, vazgeçilmezler arasında kendine yer edindi. 

 
“Hesitation Marks” Nine Inch Nails: Grubun bazı hayranları albüme burun kıvırmış olsa da, müziğin tanrısı Trent Reznor’ın yıllar sonra piyasaya sürdüğü bu albüme kayıtsız kalmak imkansızdı. “The Eater of Dreams” adlı girişten sonra başlayan “Copy of A” ile “Özlemişiz!” dedirten “Hesitaton Marks”, David Lynch’in klibini çektiği mükemmel “Came Back Haunted”, albümdeki tarzdan biraz uzaklaşan “Everything”, bazı fanlara göre albümün en iyisi kabul edilen “Various Methods of Escape” ve “I Would For You” gibi şarkılarla gülümsetip “Keşke tekrar konsere gelseler…” diye yakınmalara sebep oldu. Konser demişken, video kanallarından grubun 2013 Turu canlı performanslarını izlemenizi öneririm. 


“Delta Machine”Depeche Mode: İlk tekli “Heaven” ilk etapta biraz ağır gelmiş olsa da, artık kötü işler yapmayacaklarına inandığım grup Depeche Mode, 2009 tarihli “Sounds of the Universe”ten 4 yıl sonra, dinledikçe etkisini gösteren harika bir albümle geri döndü. 17 Mayıs 2013 İstanbul Konseri ne yazık ki iptal olduğu için yeni albümdeki şarkıları, mesela “Soothe My Soul”u, “Secret to the End”i, “Welcome to My World”ü canlı dinleme şansına erişemedim, ama hala dinlemediyseniz kesinlikle yılın en iyilerinden olan “Delta Machine”e bir göz atmanızı ve İstanbul’a tekrar yolları düşerse bu efsane grubu canlı izlemenizi öneriyorum. 

 
“Exile” Hurts: Kendisi hakkında bir eleştiri yazısı da yayınladığımız “Exile”, bu yıl ülkemize de uğrayan İngiliz ikili Hurts’ün ikinci stüdyo albümü. İlk albüme göre ayakları daha yere basan, daha bir olgun“Exile”, ve sırf mükemmel şarkı “Sandman” için bile “2013’ün En İyileri” listesinde kendine yer bulur diye düşünüyorum. Albümde öne çıkan diğer parçalar “Blind”, “Mercy”, “Miracle”, “Somebody to Die For” ve albümle aynı adı taşıyan açılış şarkısı “Exile”

“AM”Arctic Monkeys: “Yılın En İyi Şarkısı” listesinde zirveye oynayacak kadar iyi “Do I Wanna Know”un başı çektiği yeni Arctic Monkeys albümü, bence çok iyi şarkılara sahip olsa da bazı hayranların burun kıvırdığı “Humbug” ve grubun yıllar içinde yapmış olduğu en kötü iş olan “Suck It and See”den sonra ilaç gibi geldi, orası kesin. Elle tutulabilecek kadar kötü tek bir şarkının dahi olmadığı “AM”, ilk tekli “R U Mine?”, siyah-beyaz tuhaf bir klibe sahip “One for the Road”, inanılmaz derecede eğlenceli “Why’d You Only Call Me When You’re High?” ve “No: 1 Party Anthem” gibi şahane şarkılarla bezeli bir albüm.

19 Kasım 2013 Salı

Before Üçlemesi

















Üçleme dışındaki işlerinden şimdilik bihaber olduğumuz Richard Linklater'ın yönetmenliğini yaptığı seri 1995 yılında Before Sunrise ile başlayıp, 2004'te Before Sunset ile devam edip 2013'te Before Midnight ile son buldu. Hikayenin akışındaki gibi filmlerin de arasında dokuzar yıl geçiyor.

Celine : If there's any kind of magic in this world...It must be in the attempt of understanding someone, sharing something. I know it's almost impossible to succeed...But who cares, really? The answer must be in the attempt.

Üçlemenin bizce en güzel filmi olarak kalan Before Sunrise, yirmili yaşlarında, sevgilisinden yeni ayrılmış, Amerikalı Jesse (Ethan Hawke) ve büyükannesinin yanından dönen Fransalı Celine'in (Julie Deply) Avrupa'yı dolaşan bir trende tanışıp aralarında bir tür bağ olduklarına inandıkları için o günün ertesi sabahına kadar Viyana'yı birlikte dolaşmaya karar vermeleri üzerine kurgulanmış. Film diğer iki filmde de olduğu gibi baştan sona Jesse-Celine diyaloglarıyla dolu: Çocukluk, aileleri ile olan ilişkileri, cinsel tecrübeleri, politika, sanat, aşk, duygular, evlilik...yani kısacası her şey hakkında -durmadan- konuşuyorlar. Seyirciyi kesinlikle sıkmayan bu 105 dklık diyaloğun başarılı olma sebepleri gerçekçi ve artık eşine az rastlanır derecede yoğun olması: Birbiriyle hiç sıkılmadan konuşan, soru-cevap oyunlarıyla birbirlerini tanımaya çalışan ama en önemlisi birbirlerini sabırla dinleyen ve sonrasında hevesle kurdukları uzun cümlelerle cevap veren, "Bilmiyorum", "Fark etmez" gibi karakter yoksunu kalıplardan arındırılmış zengin bir diyalog izliyoruz. Nihayetinde sabah oluyor ve ikili altı ay sonra tekrar görüşmek üzere sözleşip ayrılıyorlar. 

Jesse: Sometimes I dream about being a good father ans a good husband. And sometimes it feels really close. But then other times it seems silly like it would ruin my whole life. And it's not just a fear of commitment or that I'm incapable of caring or loving because...I can. It's just that, if I'm totally honest with myself I think I'd rather die knowing that I was really good at something. That I had excellent in some way than that I'd just been in a nice, caring relationship. 



Celine: I was having this awful nightmare that I was 32. And I woke up and I was 23. So relieved. And then I woke up for real, and I was 32.

İkinci filmse dilimize Gün Batmadan olarak çevrilen ve 2004'te gösterime giren Before Sunset. Jesse'nin Paris'teki imza gününden karelerle başlıyor film ve öğreniyoruz ki Jesse Celine'le birlikte geçirdikleri günü roman olarak yazmış ve dünyayı dolaşarak kitabını tanıtıyor, imzalıyor. Jesse'nin şehrine geldiğini öğrenen Celine'in imza gününe gitmesi ve ikilinin tekrar karşılaşmaları sonrasında başlayan ve 80 dk sürecek olan diyaloga seyirci kalıyoruz böylelikle. Aradan seneler geçmiş, Viyana'daki buluşma birtakım sebeplerden dolayı gerçekleşmemiş, Jesse evlenmiş, Celine ise birkaç ilişki yaşamış olsa da görüştüklerinde yalnız yaşamaktadır. Konuşma ilerledikçe birbirlerini aslında hiç unutmadıklarını, hayatlarında en önemli yerlerde olduklarını fark ederler yine sırayla her şeyden bahsederler, saçma ya da değil, konuşmaktan çekinmeden, cömertçe bir tavırla. Bu sırada filmin arka planı sayesinde Paris'in ara sokaklarında dolaşabilir, Sen Nehri'nde gezintiye çıkabilirsiniz.

Jesse: I feel like if someone were to touch me, I'd dissolve into molecules.


Jesse: But I also know that you love me. And I'm okay with you being a complicated humanbeing. I don't want to live a boring life, where two people own each other, where to people are institutionalized in a boz that others created because that is a bunch of stifling bullshit.

Üçlemeyi sonlandıran ve 2013 yazında gösterime giren Gece Yarısından Önce (Before Midnight) ise yine eleştirmenlerden tam not aldı ve Linklater biricik üçlemesini alnının akıyla kotarmış oldu. Son filmimiz bizlere yakın bir coğrafyada, Yunanistan'da geçiyor. Artık Jesse ve Celine kırklı yaşlarının başındadırlar, ama bu sizi yanıltmasın, etrafınızda görebileceğiniz birbirinden bıkmış ve ağızlarını bıçak açmayan çiftlerin aksine onlar yine film boyunca(109 dk) konuşacaklar. Jesse ve Celine, dokuz senedir yani Before Sunset'in sonundan bu yana birlikte yaşamaktadırlar ve ikiz kızları vardır. Bir yazarın daveti sayesinde buraya tatile gelmişlerdir. Film Jesse eski eşinden olan oğlunu havalimanından uğurlarken başlar. Devamında yine diyalog izleyeceğiz fakat bu diyaloğu bölen bir yemek sahnesi var, diğer filmlerden farklı olarak, diğer karakterler yerli yerinde yazıldığı için güzel bir sahne olmuş. Sonrasında ise çocukları arkadaşlarına bırakıp kendilerine hediye olarak ayırtılmış otel odasına çekilen geveze çiftimiz az biraz seviştikten sonra birtakım sebeplerden ötürü uzun bir kavgaya başlarlar. Kavga önceki eşten, çocuktan, aldatmalardan, ilgisizlikten, işten güçten... ötürüdür. Kadın ve erkeğin uzun süreli birlikteliğinin, hele de çoğalıyorlarsa sonunun pek de farklı olamayacağını gördüğümüz ve cazgırlığı dolayısıyla Celine'e kızmadan edemediğimiz kavga sonrasında biten film, hayatın acı gerçeklerini ortaya başarıyla dökmüştür.


Jesse: You remember that guy loved you and you had that great romance with? It's me.

Şimdi gelelim rakamlara, filmler kronolojik sırayla Imdb'den nasiplerini şu şekilde almışlar: 8.0, 8.0, 8.1. Metascore yüzdeleri ise şu şekilde: 77, 90, 94. Kendimize en yakın hissettiğimiz Rotten Tomatoes'a bakınca ise Tomatometer yüzdeleri şu şekilde: 100, 95, 98.

Çok övülen aşk filmlerinin çoğunu pek beğenmeyen biz, bu üçlemeyi severek izledik: Psikoloji-felsefe konuşmaktan hoşlananlar, az biraz romantik olanlar ve "kadın-erkek ilişkileri" hakkında bir şeyler duymak isteyenler için önerebiliriz.

12 Kasım 2013 Salı

“Gravity”



Yılın son çeyreğinde art arda iyi filmler gelmeye başladı. Henüz izleyemesek de Paul Greengrass’ın yönettiği Tom Hanksli “Captain Phillips”, Ron Howard’ın son filmi “Rush” ve Steve McQueen’in “12 Years A Slave”i gibi yapımlar çok iyi eleştiriler alarak beklentilerimizi daha da yukarılara çekti. Hal böyle olunca, ilk yarısında arka arkaya hayal kırıklığına uğradıktan sonra, ikinci yarısında 2013’e daha bir hevesle bakan sinemaseverler olduk.

Son on yıla (yaptığı ufak tefek işleri saymazsak) yalnızca üç film sığdırarak az ama öz film çeken Meksikalı sinemacı Alfonso Cuaron’un yönettiği “Gravity” de yukarıda saydığımız filmlerden biri. IMDB’de 10 üzerinden 8.5 alarak şimdilik “En İyi 250 Film” listesinde 50. sırada bulunan yapımın Metaskor’u 96/100; Rottentomatoes eleştirmenlerinin yüzde 97’si ise film hakkında olumlu şeyler söylemiş. 


“Gravity”, gerçekten de yılın en iyi işlerinden biri. 2006’nın en iyi filmlerinden biri olan ve En İyi Senaryo dahil 3 dalda Akademi Ödülü’ne de aday gösterilen “Children of Men”den yaklaşık yedi yıl sonra, yine beklentilerin üzerinde bir filme imza atan Cuaron, filmin senaryosunu oğlu Jonas Cuaron ile birlikte yazmış. 

“Gravity”, dünyanın hemen üzerinde, atmosfer dışındaki yörüngede yapılan bir keşif yürüyüşü sırasında iki ana karakterin başlarına gelen olayın öyküsünü anlatıyor: Hubble’ı tamir ederken geçirilen bir kaza sonucu önce emekliliğinden önce son görevine çıkan astronot Matt Kowalsky (George Clooney) ile, sonrasında ise ne yazık ki tek başına kalan tıp mühendisi Dr. Ryan Stone’un (Sandra Bullock) hayatta kalma mücadelesini, Cuaron’un yer yer son derece hareketli, yer yer durgun kamerasının merceğinden izliyoruz. 4 yıl önce James Cameron’ın “Avatar” ile ileri boyuta taşıdığı teknolojinin nimetlerini kullanan ve serpiştirdiği ayrıntılarla hayran bırakan Cuaron, “Y Tu Mama Tambien” ve “Children of Men”de de beraber çalıştığı, “Sleepy Hollow”un görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile harikulade bir iş çıkarmış. 


Ryan Stone ve Matt Kowalsky ise, yin-yang gibi birbirini tamamlayan iki karakter. Son derece deneyimli astronot Matt, eğlenceli, komik ve rahat tavırlarıyla son derece olumlu bir intiba bırakırken; onun aksine deneyimi olmayan ve aşağıda bıraktığı bazı ailevi sorunların da etkisiyle gergin, huysuz ve ‘negatif’ bir karakter olan Ryan, olaylara hep kötü yönünden bakmayı tercih ediyor. Ancak az önce yaptığımız benzetmedeki gibi, Ryan’ın da içinde küçük de olsa bir umut ışığı var ve bu umut ışığının artmasına vesile olan etmen, onu tamamlayan Matt oluyor. Böylece kendi çabasıyla ‘yeniden doğan’ Ryan Stone karakteri, çabalayarak, didinerek hayatta kalma mücadelesini kazanmaya çalışıp doğaya dönmeye uğraşıyor.

Evet, filmimiz bir hayatta kalma ve yeniden doğma öyküsü. Kendini Hubble’ın içine attıktan sonra cenin pozisyonunu alan, ardından yaşadığı ‘ateş’li bir sekansın akabinde yaşam savaşı veren ve en sonunda suda yeniden doğarak toprağı kucaklayan Ryan, sonrasında emeklemeye, en sonunda ise yürümeye başlıyor. Özellikle uzaydaki sahnelerde tutunma, kavrama, sarılma gibi eylemleri sıklıkla kullanan Cuaron, baş karakterinin yaşama tutunmasını son derece başarılı bir biçimde seyircisine aktarıyor. 


Büyük bir hayranı olmasam da, filmi sırtlayan Sandra Bullock besbelli rolüne çok iyi hazırlanmış ve iyi bir iş çıkarmış. Film öncesi yönetmenle nefes çalışmaları yapmış olan Bullock (Ki karakterin nefes alıp verişleri tıpkı sesler gibi çok iyi kullanılmış), karakterine bir kahraman havası vermekten ziyade, Ryan Stone’un geçmişindeki havadislere, onun güçlü ve zayıf yönlerinin ortaya çıkmasına neden olan olaylara yoğunlaşarak karakterini etkin hale getirmiş. Çok fazla rolü yok ama, karizmatik oyuncu George Clooney de görüldüğü her sahnede kendisinden bekleneni veriyor. 

İnanılmaz derecede başarılı bir görüntü yönetimine, harika müzik kullanımına ve ses kurgusuna (Boşluktaki sessizlik, kapılar ve kapakları açıp/kapatınca değişen ortam gibi detaylar) sahip “Gravity”, sonu biraz aceleye gelmiş gibi dursa da, bu yıl izlenebilecek en iyi işlerden biri, belki de en iyisi. Ve kesinlikle sinemada, üç boyutlu izlenmesi gerekiyor. Tavsiyemiz hala gösterimdeyken kendisini kaçırmamanız.